Türk Kültüründe Halk Hikayeleri, Masallar ve Fıkralar

HALK HİKÂYELERİ

Kelimelerin ve jestlerin kullanıldığı, bir saz eşliğinde anlatılan, gerçek hayata dayanan uzun hikâyelerdir. Boyutlarına göre iki şekilde sınıflandırılabilirler:

Efsane, masal ya da gerçek hayata dayalı basit bir yapıya sahip olan hikâyeler daha kısadır. Beraberindeki türkülerle birlikte en fazla iki saat sürerler.

Daha fazla şahısla ilgili, daha uzun hikâyelerdir. Birbiri ardına ortaya çıkan beklenmeyen durumlar ve onlardan kaynaklanan çatışmalar işlenir. Bunlar 1-7 gece kadar sürebilir.          

Aslan, Kurt Ve Tilki Hikâyesi

Bir zamanlar, bir aslan, bir kurt ve bir tilki arkadaş olmuşlar. Çok acıktıkları için birlikte avlanmaya gitmişler. Sonunda, bir öküz, bir koyun ve bir tavşan yakalamışlar. Bütün avları bir araya getirmişler ve aslan kurda dönerek şöyle söylemiş:

“Onları bölüştür, böylece her birimiz kendi payımızı alabiliriz”

Kurt şöyle cevap vermiş:

“Öküz senin, koyun benim olsun, tilki de tavşanı alabilir.”

Aslan bu sözlerden sonra çok kızmış, kurda pençesiyle vurarak ve onu bir uçurumun üzerinden aşağıya yuvarlamış. Daha sonra tilkiye dönerek ondan ganimetleri bölmesini istemiş. Kurnaz tilki ise şöyle cevap vermiş:

“Öküz sizin akşam yemeğiniz. Koyun öğle yemeğiniz ve tavşan da kahvaltınız.”

Aslan bu cevaba çok gülmüş ve bu fikrin tilkinin aklına nereden geldiğini sormuş.

Tilki de “Uçurumdan yeni yuvarlanan arkadaşımızdan” diye yanıtlamış.

MASALLAR

Bunlar, doğruluklarını dinleyenlere ikna etme niyetinde olmayan ve belirsiz bir zamanda gerçekleşen hayal gücünün eserleridir. Dinleyicilerin yoğunlaşmasını sağlamak için başında ve sonunda hatta bazen masal sırasında bile tekrarlar yapılır.

Tembel Kız Masalı

Bir zamanlar, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini sallar iken bir karı koca varmış.

Bir kızları varmış. Bu kız çok şımarıkmış ve hiçbir işten haberi olmadığını bilerek büyümüş. Bu yüzden onu hep “Tembel Kız” diye çağırmışlar.

Kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmayı bile reddedermiş. Ailesi ona bir ocak demiri vermiş ve oturduğu yerden çalışmış.

Evlenme zamanı geldiğinde ailesi onu bir avcıyla evlendirmiş.

Bir gün adam ava gitmiş ve bir ördek öldürmüş. Eve gelip, tüylerini toplamış ve ateşe koymuş.Karısına tekrar avlanmaya gideceğini ve ateşin üzerine koyduğu ördeğin yanmasına izin vermemesini söylemiş. Tembel Kız, bunu yapmayacağını söylemiş, yine yerinden kalkmamış bile. Bir süre geçtikten sonra eve bir dilenci gelmiş. Tembel Kız’dan, Tanrı aşkına bir parça ekmek istemiş.Tembel Kız ise yerinden yine kalkmamış ve dilenciye mutfağa girip almasını söylemiş.

Dilenci mutfağa girmiş ve ocakta pişen ördek yemeğini görmüş. Ördeği alıp, çantasına koymuş ve kirli çoraplarını da tencereye atmış. Daha sonra Tembel Kıza dönerek “Bak” demiş, “Ekmeği aldım. Tanrı seni korusun. Şimdi sana bir şarkı söyleyeceğim ve yoluma gideceğim.”

Ve şarkı söylemeye başlamış:

“Ördeğin çantamda,

Çoraplarım çorbada.

Sen sadece rahat yatağında yat

Ben ördeğimi ormanda yerken. ”

Dilenci şarkıyı söylemiş ve gitmiş. Bir süre sonra avcı geri dönmüş. Eşine ördek hala pişmedi mi diye sormuş. Karısı ona olanları ve dilencinin ona bir şarkı söylediğini söylemiş. Avcı daha sonra ne olduğunu anlamış ve karısına çok kızmış. Bu olaydan sonra, Tembel Kız tembel olmayı bırakmış ve mutlu mutlu yaşamışlar. Haydi,şimdi biz de mutlu mutlu yatağımıza gidelim.

Kıymetli Tuz Masalı                   

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bu masalı şöyle anlatmışlar…

Bir zamanlar üç kızı olan bir kral varmış. Bir gün kızlarını yanına çağırmış ve onu ne kadar çok sevdiklerini sormuş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş.

Kral, en küçük kızının cevabına çok kızmış ve onu cellatlara vermiş. Cellat, başını kesmek için en küçük kızı dağa çıkarmış. Kız, onu öldürmemesi için cellada yalvarmış ve küçük bir kız babası olduğunu hatırlatmış.

Kızın sözleri üzerine cellat, küçük kıza kıyamamış ve onun yerine bir hayvanı öldürüp, kızın bluzunun üzerine kanını sürmüş ve krala götürmüş.

Genç kız oradan uzaklara, çok uzaklara gidip en sonunda bir köye gelmiş. Köyün varlıklı sakinlerinden biri kıza sahip çıkmış. Kız büyümüş ve güzel bir genç kız olmuş. Güzelliğinin şöhreti her yere yayılmış ve kader, başka bir kralın oğluyla evlenmesine hükmetmiş.

Bir süre geçmiş. Bir gün kocasına gerçek hikâyesini anlatmış ve akşam yemeğine babasını davet etmelerini istemiş. Kocası dabu isteğini kabul etmiş. Hazırlıklar yapılmış ve babası, yani kral, bir ziyafete davet edilmiş.

Kızın kral olan babası,planlanan günde beraberindekilerle birlikte ziyafete gelmiş. O ve arkadaşları masaya oturduklarında, yemekler sırayla önlerinegelmeye başlamış. Ancak, kız daha önce aşçıya, hiçbir yemeğe tuz atmamasını söylemiş. Kral hangi yemeğe iştahla niyetlendiyse de hiçbirini yiyemeden bırakmış.

O anda, kız oturduğu yerden ayağa fırlamış ve kral babasına, en küçük kızını sadece onu tuz kadar sevdiği için öldürdüğünü duyduğunu söylemiş. Kral bunu kabul etmiş. Kızbunun üzerinegerçek kimliğini ilan etmiş ve tuzun ne kadar değerli olduğunu anlayabilmesi için ona tuzsuz yemekler sundurduğunu açıklamış.

Kral, yaptıklarından utanarak kızına sarılmış. Tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

FIKRALAR

Günlük hayattan olayları canlı bir şekilde tanımlayan ve bu olaylardan bir ders çıkarmayı amaçlayan kısa hiciv, esprili veya iğneleyici hikâyelerdir.

O Zaman Farklı

Bir gün vali olarak görev yapan bir adam Nasreddin Hoca’ya geldi.

“Sana bir şey sormak istiyorum” dedi.

“Devam et,” dedi Nasreddin Hoca da.

“Geçen gün, komşularınızın size ait olduğunu söylediği bir inek, benim ineklerimi öldürdü. Ne yapmalıyım?”

Nasreddin Hoca sakalını çekti ve bir süre düşündü. Hayvana karşı suçlamada bulunmayacaksın, değil mi? Ve bu onun sahibinin suçu da değil. Ne olacağını bilemezdi.

Adam gülümsedi ve cevapladı. “Affedersiniz, bir hata yaptım. Ölen benim ineğim değildi, sizindi.”

Nasreddin Hoca birden ayağa fırladı. “o zaman farklı” dedi. “Bu durumda, bana yasa kitabını ver ve bakalım!”

Kayıp Eşek

Günlerden bir gün polis şefinin eşeği kayboldu ve bu durum onu çok sinirlendirdi.

Şehrin meydanında “Hayvanımı çabucak bulsanız iyi olur!” diye bağırıyordu. Bu olay dolayısıyla herkes panik halindeydi. Akşehir halkı kayıp eşeği bulmak için her yeri arayıp taramaya başladı. Birkaçı yolda Nasreddin Hoca ile karşılaştı.

“Lütfen bize yardım et” diye ona yalvardılar. “Herhangi bir yerde başıboş bir eşek görürsen, onu yakala.”

“Eşek kimin?” diye sordu Nasreddin Hoca.

Hep bir ağızdan “Polis şefinin” dediler.

Nasreddin Hoca etrafta gözü olacağını söyledi ve şarkı söyleyerek yoluna devam etti.

Bir köylü ona neden şarkı söylediğini sordu ve polis şefinin eşeğini aradığını söyledi.

“Şarkı söylemek size bir eşeği bulmanızda nasıl yardımcı olur?” diye sordu köylü.

“Tabii ki bir eşeği aramak için gönderilirseniz neşeli olmanız gerekir” dedi. “Özellikle de polis şefine aitse!” diyerek sözlerini tamamladı.

Eşeğe Neden Ters Bindi?

Bir gün, Nasreddin Hoca eşeğinin üzerinde camiden eve doğru yol alıyordu ve arkasında büyük bir kalabalık vardı. Birdenbire eşekten indi ve hayvanın kuyruğuna bakacak şekilde tekrar geri bindi. İnsanlar doğal olarak ona bunu niye yaptığını sordu.

O da cevap verdi: “Bunu düşündüm ve eşeğimi böyle sürmeye karar verdim, çünkü saygısızlık yapmak için zamanım yok. Siz önümde hareket ederseniz, bana sırtınızı döneceksiniz. Bu korkunç bir saygısızlık olurdu. Önünüzde devam edersem size sırtımı döneceğim ve bu da kabul edilemezbir saygısızlık olurdu. Bu şekilde ise, sizin önünüzde yola devam edebilirim ve siz de arkadan beni takip edebilirsiniz ve hala birbirimize bakmaya devam edebiliriz!”

Perdeyi Yakaladım

Nasreddin Hoca’ya, aile meclisinde meşgul olması için telli bir tür saz verilmişti.

“Bize güzel bir şarkı çal!” dediler.

Nasreddin Hoca parmaklarını tellerin üzerinden rastgele geçirmeye başladı ve tuhaf bir ses çıkardı.

“Hoca!” dediler, “Saz çalmanın bir yolu var,doğru perdeleri bulmanız ve doğru bir şekilde çalman gerekiyor.”

Nasreddin Hoca tuhaf sesi çıkarmaya devam etti ve şöyle cevap verdi: “Ellerim perdeyi bulamıyor, ama onu arıyorlar. Şimdi bir tane yakaladım, bu yüzden aramaya devam etmeye gerek yok.”

Bir cevap yazın